Dünya

Dünya’ya check up yapıldı: Durumu ağır ama umut var

Planetary Health Check (Gezegen Sağlığı Kontrolü), yaşadığımız gezegen için yapılan yıllık bir genel sağlık kontrolüne benziyor. Almanya’daki Potsdam İklim Etkileri Araştırma Enstitüsü’nden (PIK) araştırmacılar, bunun için Dünya’nın temel “yaşamsal değerlerini” inceliyor. İklim değişikliği bağlamında su döngüsü, biyoçeşitlilik, toprakların ve denizlerin durumu gibi “gezegensel sınırlar” olarak adlandırılan eşiklerin aşılıp aşılmadığını kontrol ediyorlar. Toplam dokuz büyük Dünya sistemi süreci mercek altına alınıyor. Bunlar birlikte Dünya’nın istikrarlı bir yaşam alanı olarak kalıp kalamayacağını belirliyor.

Bu yıl Gezegen Sağlık Kontrolü’nün sonucu ise hayli düşündürücü:

Gezegensel sınırların yedisi artık aşılmış durumda. Bilim insanlarının teşhisi net: “Dünya hasta” henüz çökmedi ancak durumu oldukça ağır.


İnsan faaliyetlerinin doğa üzerindeki baskısının çarpıcı örneklerinden biri Arjantin’in başkenti Buenos Aires’teki Riachuelo. Endüstriyel atıklar, kanalizasyon ve çöpler, nehrin ekosistemini yıllardır ağır biçimde tahrip ediyor.Fotoğraf: Martin Katz/Greenpeace

Gezegensel sınırlar: Dünya’nın dengesini ne koruyor?

“Gezegensel sınırlar” kavramı şu düşünceye dayanıyor: Birbiriyle bağlantılı süreçlerin, Dünya sisteminin istikrarlı ve dayanıklı kalabilmesi için belirli sınırlar içinde seyretmesi gerekiyor. Bunlar arasında iklim, biyosfer bütünlüğü, arazi kullanımı, tatlı su döngüsü, tarımda kullanılan gübrelerin etkilediği azot ve fosfor gibi biyojeokimyasal döngüler, plastik ve pestisit gibi insan kaynaklı maddelerin doğaya karışması ve karbondioksit (CO2) emisyonlarının yol açtığı “okyanus asitlenmesi” bulunuyor.

Bu yedi alanda sınırlar çoktan aşılmış durumda ve durum giderek kötüleşiyor. Yalnızca ozon tabakası ve atmosferdeki küresel aerosol yükünde hafif bir rahatlama görülüyor. Ancak aerosol yükü bazı bölgelerde hâlâ güvenli sınırların dışında.


Dünya’nın doğal dengesi birbiriyle bağlantılı birçok sisteme dayanıyor. Gezegensel sınırların aşılması, bu hassas dengeyi giderek daha fazla zorluyor.Fotoğraf: Fotolia/Matthias Haas

Dünya üzerindeki baskı artıyor, hareket alanı daralıyor

PIK iklim araştırmacısı ve çalışmanın başyazarı Boris Sakschewski şu uyarıda bulunuyor:

“Güvenli hareket alanının zaten dışında bulunan tüm gezegensel sınırlar üzerindeki baskı artmaya devam ediyor.”

Bu durum, geniş çaplı, uzun vadeli ve potansiyel olarak geri döndürülemez değişikliklerin yaşanması riskini artırıyor. Sakschewski şöyle devam ediyor:

“Aynı zamanda bu sorunlarla etkili biçimde mücadele edebileceğimiz hareket alanımız giderek daralıyor.”

Araştırmacılar, Dünya’nın bugün çok daha fazla “aşırı yüklenme belirtisi” gösterdiğini belirtiyor: Daha sık ve şiddetli sıcak hava dalgaları, kuraklıklar, aşırı yağışlar, hatta zaman zaman aşırı soğuk hava dalgaları. Okyanuslarda ve karalarda rekor sıcaklıklar, Avrupa’da şiddetli kuraklıklar, Kanada ve Avrupa’da orman yangınları, Asya’da aşırı sıcaklar.

Raporda yer alan iklim araştırmacısı Levke Caesar’a göre tüm bunlar, dengesi bozulan bir sistemin işaretleri. Caesar durumu şu benzetmeyle açıklıyor:

“Bu, bağışıklık sistemi zayıflamış, bu nedenle daha sık hastalanan ve sürekli enfeksiyon geçiren birine benziyor.”


Dünya’nın dengesi bozuldukça aşırı hava olaylarının sıklığı ve şiddeti de artıyor. İnsan faaliyetlerinin körüklediği iklim değişikliği, sıcak hava dalgalarından kuraklık ve orman yangınlarına, aşırı yağışlardan sellere kadar yaşam koşullarını giderek zorlaştırıyor.Fotoğraf: Nikolas Georgiou/ZUMAPRESS/picture alliance

Bir sonraki büyük kitlesel yok oluş mu yaklaşıyor?

Örneğin biyoçeşitlilikteki durum endişe verici. Rapora göre her yıl, Dünya’nın genetik çeşitliliğinde büyük kayıplar yaşanmadan uzun vadede kaldırabileceğinin yaklaşık on katı kadar tür yok oluyor.

PIK araştırmacısı Sakschewski, bazı bilim insanlarının şimdiden “bir sonraki büyük kitlesel yok oluşun” yaklaştığını düşündüğünü belirtiyor.

Yok olan her türle birlikte, ekosistemlerin değişen koşullara uyum sağlamak için ihtiyaç duyduğu gen havuzu da küçülüyor. Daha az biyoçeşitlilik, daha düşük direnç anlamına geliyor: Ormanlar, savanlar veya deniz ekosistemleri iklim değişikliği ve kuraklık gibi ek baskılara giderek daha zor karşı koyabiliyor.

Araştırmacıların vurguladığı bir başka nokta da ormanlar ve topraklar gibi doğal karbon yutaklarının işlevlerini giderek kaybetmesi. Bunlar insan kaynaklı sera gazları emisyonunun önemli bir bölümünü emerek iklim değişikliğinin etkilerini hafifletiyor. Ancak tekrarlanan sıcak hava dalgaları, kuraklıklar ve yangınların yanı sıra ekosistemlerin tahrip edilmesi bu işlevi tersine çevirebiliyor: Karbon yutakları, ilave CO2 salan kaynaklara dönüşebiliyor.

Rapor, geleceğe ilişkin yaygın model hesaplamalarının bu karbon yutaklarının dayanıklılığını olduğundan fazla değerlendirip değerlendirmediği sorusunu gündeme getiriyor. Ormanların geniş alanlarda zarar görmesi veya toprakların verimsizleşmesi halinde karbon depolama kapasiteleri azalıyor. Sakschewski’ye göre bu kritik önem taşıyor. Çünkü net sıfır emisyon hedefleyen neredeyse bütün iklim stratejileri, bu doğal depoların güvenilir biçimde işlev görmeye devam edeceği varsayımına dayanıyor.


İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan karbondioksit (CO2) emisyonları yalnızca iklimi değil, ekosistemlerin dengesini de bozuyor. Ormanlar ve topraklar zarar gördükçe karbon depolama kapasiteleri azalıyor ve iklim değişikliğini frenlemek daha da zorlaşıyor.Fotoğraf: McPHOTOs/blickwinkel/picture alliance

Asitlenen okyanuslar ve kaybolan koruyucu işlev

İklim araştırmacısı Caesar’ın “önemli bir biyolojik pompa” olarak tanımladığı okyanuslar da büyük baskı altında. Denizdeki canlılar onlarca yıl boyunca çok büyük miktarlarda karbonu emdi, deniz tabanına taşıdı ve böylece küresel ısınmayı yavaşlattı. Ancak CO2’nin yol açtığı artan asitlenme, mercanlar ve kabuklu deniz canlıları gibi organizmaları zayıflattığı için bu doğal işlev de giderek azalıyor.

Tarımda aşırı gübre kullanımından kaynaklanan besin maddelerinin doğaya karışması da biyojeokimyasal döngüleri bozuyor. Azot ve fosfor aşırı alg çoğalmasına yol açıyor, bu da sonuçta denizlerdeki oksijeni tüketiyor. Sakschewski bunun sonucunu şu sözlerle açıklıyor:

“Hiç oksijenin kalmadığı ve ışığın da artık nüfuz edemediği ölü bölgeler oluşuyor.”

Caesar da denizlerdeki yaşamın yok olmasına izin verilmesi halinde biyolojik pompanın zayıflayacağını belirtiyor. Okyanuslar karbon yutağı olma işlevini kaybeder. Bunun sonucunda iklim değişikliği daha da güçlenir ve hızlanır.


Senegal’deki Hann Körfezi’nde atık sular doğrudan okyanusa karışıyor. Denizlerin kirlenmesi ekosistemleri tahrip ederken, balıkçılık gibi insanların geçim kaynaklarını da tehdit ediyor.Fotoğraf: John Wessels/AFP

Beslenme, arazi kullanımı ve tüketim değişmeli

Sakschewski, kayıpları azaltmak için gübrelerin çok daha verimli kullanılmasını ve geri dönüşümün önemli ölçüde artırılmasını istiyor. Arazilerin de daha iyi kullanılması, toprakların ve ekosistemlerin kendilerini yenileyebilmeleri için daha fazla alan bırakılması gerekiyor.

Rapora göre tüketim alışkanlıklarının değiştirilmesinde de büyük bir potansiyel var: Daha fazla bitkisel ürüne dayalı beslenme, daha az israf ve gıda güvenliğinin artırılması gibi çözüme yönelik adımlar atılması öneriliyor. Ayrıca dünyanın başka bölgelerinde ormanların tahrip edilmesine ve biyoçeşitlilik kaybının daha da artmasına yol açan uygulamalara son verilmesi isteniyor.

Raporun vardığı sonuç şu:

Dünya’nın yeniden istikrarlı ve insanlar için de güvenli bir geleceğe yönelmesini sağlamak için hâlâ rota değiştirmeye zaman var. Ancak bunun için kalan süre giderek azalıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu